Okumalar

Antakyalı Kadınları Hayata Bağlayan Kuaförler

Büyük bir afetin beraberinde getirdiği travma ve yas sürecinde bakım yaptırmak kadınlara iyi gelebilir mi? Araf belgeseli bu sorunun etrafında dönerken Antakya’da yaşayan kadınların deneyimlerine odaklanıyor. Belgeselin yönetmeni Burcu Özkaya Günaydın’la özbakım, iyileşme ve Hatay'ın kuaför kültürü üzerine konuştuk.

19 Haziran 2026

İnsan bazen hayatı yeniden yeşertme gücünü hiç beklenmedik yerlerde bulabilir. Burcu Özkaya Günaydın, yönetmenliğini üstlendiği Araf belgeseliyle bizi depremden sonra Antakya’da açılan konteyner kuaförlere ve güzellik salonlarına götürüyor. Saçlarını boyatan, jel tırnak yaptıran, beraberce süslenip püslenen kadınların yasına da neşesine de ortak oluyoruz.

Kuaförlerin ve güzellik salonlarının, Antakyalı kadınların iyileşmesinde ve hayata tutunmasındaki rolünü anlatan bir belgesel çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

2018’den beri Antakya’da serbest gazetecilik yapıyorum. Depremde de buradaydım. Büyük bir felaketti. Dört ay çadırda, bir buçuk yıl da konteynerde yaşadım.

Depremden birkaç ay sonra gazeteci arkadaşım Mehveş Evin beni ziyareti geldi. “Senin için ne yapabilirim?” diye sorduğunda, kuaföre gitmek istediğimi söyledim. Samandağ’a gittik beraber. Orada yıkılan binasından çıkarabildiği bir komodin, ayna ve sandalyeyi dışarı koymuştu kuaför. Saçımı kestirirken bir sürü kadın geldi. Kimisi kaşını aldırıyor, kimisi saçını yaptırıyordu. Bazıları kayıplarını anlatırken ağlıyordu. Belgesel çekme fikri ilk orada düştü aklıma.

 

Belgesel, kırmızı ruj süren bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Bir yandan da şehirdeki yıkıntıları görüyoruz. Saçına fön çektirdiğinde yaşadığını hissettiğini söyleyen, saçlarını boyatmaya başlamasını kendi kendini iyileştirme süreci olarak tarif eden kadınlar var. Böylesi yıkıcı bir afetin ardından özbakımın bu denli önemli olacağı aklınıza gelir miydi?

Gelmezdi sanırım. Öte yandan İstanbul’dan buraya geldiğimde her mahallede kuaför olması beni çok şaşırtmıştı. Antakya ile beraber Suriye ve Lübnan hattında da kadınların bakımlarına düşkün olduğunu düşünüyorum.

Depremin ardından çadır bölgelerinde kuaförler açılmaya başladı. Bu hem kuaförler hem de kadınlar için bir motivasyondu aslında. Bir süre sonra herkesin jel tırnak yaptırmaya başladığını fark ettim. Bir sürü jel tırnak yapan salon açıldı. Düşünün insanlar çadırlarda zor şartlarda yaşamalarına rağmen tırnaklarını yaptırmak istiyorlardı.

 

Bir sürü jel tırnak yapan salon açıldı. Düşünün insanlar çadırlarda zor şartlarda yaşamalarına rağmen tırnaklarını yaptırmak istiyorlardı.”

 

Antakya’da kuaförler ve güzellik salonlarının kadınlar açısından çok birleştirici mekanlar olduğunu görüyoruz. Depremin ardından yas tutan kadınlar buralarda bir araya geldiklerinde nasıl bağlar kurulmuştu?

Jel tırnak yapan bir kadınla konuştuğumda uzakta yaşayanların kendisini aradığını anlatmıştı. “Zaten kötü şartlarda yaşıyoruz, bunu yaptırmak bize iyi geliyor,” diyorlarmış. 10-15 kadın toplanıp kaşlarını doldurtuyor, kirpik lifting veya jel tırnak yaptırıyormuş. Bunları iyileşme ve normalde dönmenin bir parçası olarak yorumladım.

Yas çok değişik bir şey. İnsanların yas tutma biçimleri parmak izleri gibi gelir bana. Evvelden ölü evinde helva kavurmayı çok ironik bulurdum. Depremden sonra yaşadıklarım bunun gibi pek çok şeyin hayata devam etme isteğinin bir parçası olduğunu gösterdi bana.

 

Beraberce hazırlanan ve süslenen kadınlar belgeselin en renkli sahnelerini oluşturuyor.

 

Depremin ardından güzellik ve bakım rutinleri sizin için ne ifade ediyordu?

Kendime bakım yapmayı severim. O dönemde saçlarımı pek iyi yıkayamadığım için hep kuru şampuan kullanıyordum. Buraya gelen arkadaşlarımdan da kuru şampuan getirmelerini istiyordum. Çadırın yanına dizmiştim hepsini.

Koreli bir gazeteci haber yapmak üzere Antakya’ya gelmeden önce benimle irtibata geçti. Yanında kuru şampuan, krem ve kâğıt maske getirmişti. Bunları görünce o kadar mutlu olmuştum ki! Hiç unutmam saçlarımı kestirdiğim bir gün dinlenmeye karar verdim. O maskeyi yüzüme uygulayıp çadırın önüne bir sandalye attım. Benden mutlusu yoktu.

Araf’ta kendisine baktığı, süslendiği için yargılandığını ve eleştirildiğini söyleyen kadınlar var. Bunu neye bağlıyorsunuz?

İnsanların ancak keyifliyken kuaföre gittikleri düşünülüyor. Ayrıca kafalarda yerleşmiş bir depremzede algısı var. O algıya uymayan biriyle karşılaşınca “Böyle depremzede mi olur?” diyebiliyorlar. Bunun üstüne bir de kadına bakış açısı ekleniyor. Kadının boyası da, saçı da çok göze batıyor.

Depremin üçüncü yılında hazırladığım bir haberde konteynerde yaşayan bir kadınla röportaj yapmıştım. Saçları boyalı olduğu için linç edildi bu kadın ve videoyu kaldırmamı istedi.

Bir ara çok ciddi bir su sıkıntısı çekiyorduk. Bu konu hakkında yapılan röportajlardan birinde bir kadının bakımlı, ojeli tırnaklarına taktı insanlar. Kadın yaz sıcağında susuz kaldıklarından bahsederken videonun altına oje süreceğine su bulsaydın diye yorum yazanlar oldu mesela.

 

“Depremin ardından çadır bölgelerinde kuaförler açılmaya başladı. Bu hem kuaförler hem de kadınlar için bir motivasyondu aslında.”

 

Kadınları belgeselde yer almaları için ikna etmek zor oldu mu?

Çekim yaptığımız ilk konteyner kuafördeki kadınların hiçbirini tanımıyordum. Hatta çekimden hemen önce vazgeçecek gibi oldular. Bu kadar insan ölmüş sen niye kuaförleri çekmek istiyorsun dediler bana. Kadınlara neyin iyi geldiğini anlamaya çalıştığımı anlattım. “Siz niye kuaföre geldiniz?” diye sordum. “Saçıma bir fön çektirince iyi hissediyorum,” dedi biri mesela. Öyle öyle ısındılar sohbete.

Gece dışarı çıkmak için hazırlanan kadınlar benim arkadaşlarım. Onlarla bir buçuk sene aynı konteyner alanında yaşadık. Onların süslenip püslenmeleri, gece dışarı çıkarken hazırlanmaları bizim beraber yaptıklarımızın bir tekrarı gibiydi.

Farklı noktalarda çekim yaptığım kanser hastası olan kadın ise yakın bir arkadaşım. Ankara’da ameliyat olduktan sonra buraya gelir gelmez nereye gitti biliyor musunuz? Jel tırnak yaptırmaya. “Tek kadına benzeyen yanım tırnaklarım,” demişti o zaman.